1982’nin birçok anlamı: Zayıflık, fanatizm ve yalan

1982’nin birçok anlamı: Zayıflık, fanatizm ve yalan

29 Ağustos 2022 0 Yazar: admin

1982, bugün sık sık andığımız bir Lübnan yılı, bu sebeple birçok şeyin 40’ıncı yıldönümü.

Lübnan’ın kuruluşuyla süregelen duygu ve düşünce çatışması bu yıl doruğa ulaştı.

Fakat hem de, durmayan yada azalmayan, ayrılığa ve dolayısıyla nefrete doğru yeni bir yarışın temelini atan da bu yıldı.

Birçokları 1982 olaylarının bazılarını kutlarken, ötekilerden nefret etti. Bir başka grup da ilk grubun nefret etmiş olduğu vakaları kutladı ve kutladığı olaylardan nefret etti.

Birinin düğünü ötekinin cenazesi, birinin cenazesi ötekinin düğünü oldu.

Bazıları bu yılı Filistin direnişinin Lübnan’dan uzaklaştırılmasının sağlamış olduğu bir fırsat olarak görmüş oldu, bazıları ise bu direnişten kurtulmayı tüm fırsatların sonu olarak görerek buna ağladı.

Bazıları, Filistin direnişine bizzat direndikten sonrasında İsrail işgaline direniş bahsini oynadılar.

Beşir Cemayel’in cumhurbaşkanı seçilmesi bazılarının umutlanmasını sağlarken, diğerlerine birkaç gün sonrasında Cemayel suikastını kutlamayı bırakmıştı.

Kimileri “Hizbullah”ın kurulmasını zamanı bir milat sayarken, kimileri de söz mevzusu teşkilat yenilmediği takdirde tarihin kurtulamayacağı bir tutsaklık olarak değerlendirdi.

Yaşamış olduğu trajediler o yılı en kanlı ve gözü yaşlı yıl yapmış oldu, fakat hem de düğün ve kutlama için dağıtılan tatlıların en oldukca tüketildiği yıldı.

O zamandan beri, kısacık sakin anlamış olur artık sağlam bir barışın üstüne inşa edileceği sürdürülebilir bir sükuneti beklemek için yetmez oldu. Bu, tıpkı gün içinde azalan fakat gece yeniden şiddetlenen ağrı şeklinde.

Lübnanlılar bu şekilde yaşıyor. Lübnan’da işte bu şekilde yaşanılıyor.

Bazıları 1982’ye neden olan, bazıları da 1982’den meydana gelen deneyimlerimiz birçok şeyi açığa çıkarıyor.

Sadece kati olan şey, bunların ilk başlığının zayıflık ya da anlamları boykot etmek olduğudur.

Bu bölüm, mevzuyla ilgili referans noktalarını ihtiva eder. (Related Nodes field)

Lübnanlılar, 1969 ile 1973 içinde uzayan silahlı çatışmalardan ve “devlet ile devrim” arasındaki uzlaşmaya dair birçok uydurmadan sonrasında, hayatlarının devamı için bir şart olarak görülen şey üstünde anlaşmaya varamadılar.

O şey; devletin silahına paralel silahları tasfiye edecek birleşik bir stratejiydi. Müslümanlar için daha adil bir güç paylaşımıydı. Filistinli siviller için Lübnan’da elverişli bir yaşam sağlamaktı.

İsrail misyonun öteki yarısını yerine getirmek için geldi, bu yüzden daha ilkin Filistin direnişi mevzusunda bölündüğümüz şeklinde bu mevzuda da bölündük.

İki Yıl Savaşı ve peşinden Cebel Savaşı bu iki bölünmenin anıtlarıydı. Sonrasında bazı Lübnanlıların İsrail’e direnmesi ve bazılarının bu direnişten korkması üstüne yeniden bölündük.

Bu son bölünmenin açıkca patlamasını Lübnan’ı boynundan tutan Suriye ordusu ve güvenlik güçleri engelledi ki bu da bölündüğümüz bir öteki mevzudu.

Tıpkı sonrasında Refik Hariri suikastı ve peşinden politikacılara, gazetecilere ve güvenlik personeline yönelik suikastlar, “Hizbullah”ın Lübnan kamusal yaşamında büyüyen görevi mevzusunda bölünmemiz şeklinde.

Ayrıca ikinci başlık, fanatizm ve boyun eğdirmeydi. Neredeyse asla kimse kendisini muzaffer şeklinde gördüğünde zaferini zapt etmek istemedi.

Bazı Şii gelenekçiler tarafınca desteklenen genel Hristiyan tutumu, Musa Sadr’ın rahat düzeltim taleplerine karşılık vermemeyi tercih etti ve Sadr da kendisini “Fetih” Hareketi ile Şam’ın kollarına attı.

Genel İslami tutum, Filistin silahından ayrılma mevzusundaki açık arzusunu, kendi çıkarlarını yalnız bu tekelin güvence altına alabileceğini bilmesine karşın, silahın devletin tekelinde olmasına bağlılığını açıklamadı.

Hristiyanların çoğunluğu İsrail işgalinden sonrasında yalnız Beşir Cemayel’i cumhurbaşkanı olarak kabul etti.

Kamil Şamun ve Pierre Cemayel şeklinde politikacılar artık amacı yerine getirmiyorlardı.

Şiilerin çoğunluğu, İran devriminden sonrasında, işgal edilmiş bir toprak olsun ya da olmasın, tabanca taşımaya devam etmekten daha azını kabul etmediler.

Lübnan devleti ve toplumuna paralel ve onları denetim eden, silahları, kültürü ve yaşam tarzıyla tam özelliklere haiz bir devletten daha azı ile doygunluk olmadılar.
 

Üçüncü ve daima en mühim olan başlığa ulaşınca, ideolojinin eşlik etmiş olduğu yalandır.

1975’teki Filistin devriminden ilkin yalanın birçok adı vardı; “milliyetçilik”, “sosyalizm” ve “anti-emperyalizm”.

1975 ve 1982 yılları aralığında, Filistin’e giden yolun Hristiyan şehri Jounieh’den geçtiğini düşünen Filistin direnişi, “Müslümanların Ordusu” oldu.

 Aynı bağlamda Lübnan ordusu bölündü ve “Arap” Lübnan ordusu denilen şey kuruldu.

Bu anlamda 1982, mühim bir dönüşüm noktasıydı zira “milliyetçi toplumcu anti-emperyalist” yalan onunla sonlandı.

Yalancının yalanı daha gerçek oldu; Hristiyan direnişi -aslen anti-emperyalist forumun haricinde – bir “Lübnan” direnişiyken, Şii direnişi “İslami” bir direnişti.

Kesinlikle hiçbir şey üstünde uzlaşamama, ötekini aşağılamak ve boyun eğdirmek için yapılabilecek her şeyi halletmeye yönelik kolektif hazırlığa ek olarak, gerçeği eldeki tüm yalan kelimelerle tahrif etmekle geçen 40 yıl.

Bu açıdan “Hizbullah”, kesinleşen ya da aşikar olan “biz anlaşmayacağız”ın eşlik etmiş olduğu bu uzun trajedinin en büyük ve en acı meyvesiydi.

“Onlar bizim görmediğimizi görüyor, ikimiz de onların görmediğini görüyoruz” ilkesi, Hizbullah ile beraber mutlak bir ilkeye taşındı.

Karşımızdaki duvara baktığımızda her birimiz ötekinin görmüş olduğu renkten tamamen değişik bir renk görmeye başladık.

Ne Taif Anlaşması, ne Doha Anlaşması, ne onlardan önceki “misak ve formül” ne de onlardan sonraki 2019 devrimi ile işlerimiz düzelecek.

Fakat gene de düzeleceği mevzusunda ısrarlıyız.

Bu ısrar niçin? Hakikaten niçin?

 

 

*Bu makalede yer edinen fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. 

Independent Türkçe için çeviren: Beyan İshakoğlu

Şarku’l Avsat