Göç yolunda evlatları donarak ölen Afgan aile: Kocam elleriyle karla karışık toprağı kazdı, kurtlar yemesin diye çocuğumuzu poşetlere sararak gömdük

Göç yolunda evlatları donarak ölen Afgan aile: Kocam elleriyle karla karışık toprağı kazdı, kurtlar yemesin diye çocuğumuzu poşetlere sararak gömdük

28 Ağustos 2022 0 Yazar: admin

Sınırdaki hırsızlar, üzerimizde ne var ise aldılar bizlerden. Tipi ve karda saatlerce yürüdük. Her geçen an ağırlaşan çocuğumu, sırtımdan yere bıraktım. Vücuduna masaj yaptım, el ve ayaklarını ovmaya devam ettim. Bir faydası olmadı, hareket etmiyordu. Oğlum ölmüştü…

Şimdi sizlere, Afgan bir ailenin göç hikâyesini anlatacağım.

Taliban’ın ülkedeki hakimiyetinin arkasından artan ve ekonominin iyice bozulmasıyla zirveye ulaşan Afgan göçüne, bir de buradan bakmanızı isteyeceğim.

Serdar Azizi, Afganistan’ın başkenti Kabil’de, merkezi hükümette çalışan yetkili bir memurdu. 37 yaşındaki Azizi İslami İlimler Dairesi’nde çalışıyordu.

Eşi Sita Azizi ile seneler ilkin evliliğe ilk adımını attı ve Mohammed isminde bir evlatları oldu.

Taliban’ın, 2021 yılının eylül ayında, Kabil’i almasından sonrasında Azizi çifti için ülkede yaşamak mümkün olmaktan çıktı.

Esasen Taliban, Serdar Azizi hakkında iki üç kez uyarma mektubu göndermiş ve ülkeden çıkmazsa değişik işkencelerle karşı karşıya kalacağı bildirilmişti. 

Daha fazlaca Sita’nın ısrarıyla, 2021 yılının sonuna doğru aile Kabil’den çıkmaya karar verdi ve bunu başararak İran’a vardılar.

İran’da, 2 ay benzer biçimde bir süre kaldıktan sonrasında, anlaştıkları kaçakçının organize etmiş olduğu grupla Türkiye sınırına doğru hareket ettiler. 
 

IMG_0175.JPG

Serdar Azizi / Fotoğraf: Şenol Balı/Independent Türkçe

 

Gruptan kopuyorlar; kar, tipi ve gece…

Azizi ailesi grupla beraber Van’ın Çaldıran ilçesi sınırına vardı.

Sita Azizi, göçmenler için bir ölüm kuyusuna dönen sınır hattı için, “Çaldıran sınırı, göçmenler için fazlaca tehlikeli ve fena” ifadesiyle endişesini dile getirdi.

Hakkaten de o şekilde değil mi?  Soğuktan donanlar, yırtıcı hayvanların parçaladıkları, çetelerin işkence ve tecavüzüne uğrayanlar…

“Sınıra geldik, saat 16.00 sularıydı. Karanlık çökünce yürüyecektik. Hava hem rüzgârlı hem karlıydı” diye söyledi Sita.

Yürümeye başlıyor grup. Sita önde, kocası Serdar arkada ve 26 aylık oğulları Mohammed, babasının sırtında…

Grubun arkasında yürüyen aile, bir süre sonrasında gruptan koptu ve Türkiye sınırına yaklaştı.

Burada birazcık bekledikten sonrasında kendilerine tanım edilen güzergahtan yürümeye karar verdiler. Ve yürüdüler. Soğuk, tipi, kar ve gece…  

Yollarını kesen çeteler, telefondan süt kutusuna kadar üzerlerinde ne var ise aldı

Birazcık yürüdükten sonrasında çiftin ‘hırsız’ diye adlandırdığı, İran sınırında yakaladıkları göçmenleri soyan, işkence ederek yakınlarından fidye isteyen, hatta hanım göçmenlere saldırı eden çeteler önlerini kesti ve paralarından telefonlarına kadar üzerlerinde ne var ise aldılar.

Hatta ufak Mohammed için aldıkları süt kutularını ve yanlarındaki suyu bile.  

Sita, o anları şu sözlerle söyledi:

Yolu bilmiyorduk. Gruptan koptuk. Sonrasında hırsızlar geldi. Telefon ve paramızı, neyimiz var ise alıp gittiler, sonrasında ben bağırdım yardım istedim. Duyan olmadı. Artık sınırdaydık, 3-4 saat yürüyerek Türkiye’nin sınırdaki köyüne ulaşmamız lazımdı. 

Kocasından Sita’ya: Çocuğa baksana niçin bu şekilde ağırlaşıyor? 

Tüm bu aksiliklere karşın, yürümeye devam ediyor aile.

Mohammed, babasının sırtında ve anne Sita arkada, sarp tepeleri çıkmak için büyük çaba sarf ediyorlar.

Birkaç metre sonrasında Serdar, çocuğa bakması için eşine seslendi.

O anları şu sözlerle özetleyen Sita, şunları söylemiş oldu:

Çocuk, erkeğimin sırtındaydı. Kocam bir iki kez bana ‘Çocuğa baksana niçin bu şekilde ağırlaşıyor?’ diye sordu. Baktım, vücudunun mor bir duruma gelmeye başladığını gördüm. Patlıcan benzer biçimde morarmıştı. Yere bıraktım ellerini, ayaklarını ovdum, sırtına masaj yaptım. Değişen bir şey olmadı, hareket yoktu. Sonrasında yeniden erkeğimin sırtına bindirdik ve bir saat süresince yürümeye devam ettik.

O an, Mohammed’in ölmüş olabileceği ihtimali ne Sita’nın ne de Serdar’ıne aklına geldi.

Ve evlatlarının iyice ağırlaşan cansız bedeni, sıkıntılı yolculuklarını daha da zorlaştırdı.

Sita, şu şekilde devam ediyor:

Taşımak iyice zorlaşmıştı. Ve indirmek zorunda kaldık. Yine baktım, bu sefer simsiyah olmuştu. Yanımızda verecek bir şey yoktu. Sütleri de hırsızlar çalmıştı. Su da yoktu. Üzerimizde ne var ise almışlardı…

 
“Kalbine baktım, atmadığını fark ettim, o vakit öldüğünü anladım”

Serdar, tüm enerjisini biriktirerek bir kez daha oğlunu sırtına aldı ve karla kaplı zeminde yarım adımlarla yürümeye devam ettiler.

Bir süre sonrasında, yürüyemeyecek derecede yorulunca, eşi Sita’ya devam edemeyeceğini söylemiş oldu.

Sita, o anları anlattıkça parmakları titriyor ve anlattıkça sesi daha kesik bir hal alıyor.

O sırada, parmakları kesilmiş ellerini, Sita’nın dizlerine bırakan kocası Serdar, karşısındaki, boyası çatlamış duvara bakıyordu.

Öylece bakıyordu; eşinin anlattıklarını karşıdaki duvarda tekrardan izliyormuş benzer biçimde…

Gözleri ıslanan Sita ise, yutkunarak anlatmaya devam etti:

Kar yağmaya devam ediyordu, yerde de oldukça kar vardı. Sonrasında kocam fazlaca yoruldu ve artık yürümeye devam edemeyeceğini söylemiş oldu. Çocuğuma baktım, elleri ve ayakları mosmordu.

Kocam, ‘Ben artık gelemeyeceğim, sen oğlumuzu al birlikte gidin’ dedi. Bende ‘Hayır, ben bir bayan olarak tek başıma nereye gideyim?’ dedim. Kocamı reddettim. Oğluma baktım; simsiyahtı, hareket de yoktu. Kalbine baktım ve atmadığını fark ettim. O vakit öldüğünü anladım…

Kocama, sırtında taşımaya devam etmesini söyledim. Ölmüşse de onu Türkiye’ye götürmeye devam edeceğim.
 

Sita.jpg

34 yaşındaki anne Sita Azizi, görüntü vermeyi istemedi

 

Sita, elindeki bez parçasıyla gözyaşlarını siliyor. Sık sık kocasıyla göz göze geliyorlar.

Kocasının sessizliğini, bir onay olarak görüyor ve devam ediyor: 

Artık evladı ben taşımaya başladım. Oldukca ağırdı. Üzerimizde fazlalık ne var ise attık, fakat gene de fazlaca ağırdı. Yürüyecek durumda değildim, kocam da o şekilde.

Bir saat sonrasında sırtımdan yere bıraktım. Gene masaj yaptım, el ve ayaklarını ovmaya devam ettim. Fakat bir faydası olmadı. Kocam hâlâ ‘Git’ diyordu. Benim de halim yoktu yürümeye. Gene ısrar etti, ‘Oğlumuz öldü. Sen bizi bırak git, biz burada bekleyeceğiz’.

Ben nereye gideyim, korkuyorum. Hırsızlar var. Başıma neler geleceğini bilmiyorum, ‘Gitmeyeceğim’ dedim.

“Kocam, elleriyle karla karışık toprağı kazdı, kurtlar yemesin diye çocuğumuzu poşetlere sararak gömdük” 

Sita, hikâyenin, kalbinde bir yumruya dönen kısmına gelmişti sanki.

Burayı da anlatabilse, altı ay önceki o soğuk yolculukta donan kalbi çözülecekmiş benzer biçimde kesin ve hüzünlü. O esnada derin bir nefes aldı ve anlatmayı sürdürdü.

Kocası, evladı gömmek için Sita’yı ikna etmişti. O da kurtulmaya, hemen sonra dönerek çocuğunu bulmaya karar vermişti.

Serdar, yakınlardaki bir boşluğu elleri ile kazdı. Kazdıktan sora yanlarında ne var ise çocuklarına sardı ve beraberce üzerine kar ile toprak attılar.

O an tek korkuları, kurtların Mohammed’in cenazesini yemesiydi.

Sita, “Yakınlarda topraktan bir çukur vardı. Kocam oraya defnetmemizi söylemiş oldu ve elleriyle toprağı kazdı. Sonrasında yanımızda ne kadar poşet var ise üzerine bıraktık ve gömdük. Kurtların yememesi için onu poşetlere sardık. Benim o ara gözlerim kararmış oldu, halsizdim. Kocam bu tarz şeyleri yaparken yalnız izlediğimi hatırlıyorum. Erkeğimin eldivenleri yoktu. Oğlumu gömdükten sonrasında elleriyle etraftaki karları üstüne attı ve iyice kapattı” dedi.

Azizi çifti, çocuklarını gömdükleri kar çıkıntısının yanında birazcık bekledikten sonrasında yürümeye devam etti. El ele tutuşarak; kaymamaya, kalınca kar örtüsünde batmamaya çalıştılar.

Tek kelimenin edilmediği bu ağır seyahat sona ererken güneş doğmuştu artık. Çift, o uzun geceden sonrasında taşıdıkları bitkinlik iyice ağırlaşmışken nihayet bir köye vardı. 

Söz tekrardan Sita’da:

Oldukca zordu oğlumu orada bırakmak. Sonrasında yürümeye devam ettik. Bir-bir buçuk saat sonrasında Türkiye’nin bir köyüne yaklaştık. Sabah 8.00 benzer biçimde köye varmıştık. Önceki akşam, 16.00’da yola koyulmuştuk. Köye girdiğimizde polis otomobilini gördük. Polise gittik, çocuğumuzun orada öldüğünü ve gömdüğümüzü söyledim, fakat anlamadı. O da bir şeyler söylüyordu. Ikimiz de onları anlamıyorduk.
 

IMG-20220818-WA0008.jpg

Göç yolculuğunda oğlu Mohammed’i kar ve toprak altına gömen Serdar Azizi, hipotermi geçirdi / Fotoğraf: Independent Türkçe

 

Parmakları yanan Serdar Azizi, ambulansla hastaneye kaldırılıyor 

Sita, hikâyesinin kalan kısmına şu sözlerle devam etti:

Ayaklarımı hissetmiyordum. Ayakkabımı çıkardılar, çay ve çorba verdiler. Sonrasında erkeğimin ellerini gördüler, tüm parmakları simsiyah olmuştu. Ambulans çağırdılar. Kocamı sınırdaki bir hastaneye götürdüler.

Durumunun fena olduğu anlaşılınca bizi, Bölge Hastanesi’ne götürdüler. Oraya gittik, 2 gün yatırdılar. Sonrasında parmaklarını kesmeleri icap ettiğini söylediler. O siyahlık yayılacak dediler. Ben, ilkin izin vermedim, fakat durumun ciddiyetini anlayınca ‘Tamam’ dedim.

3 ay süresince hastanede kaldık. Oldukca zor bir süreç geçirdik. Sonrasında hastane yetkilileri işlemlerin tamamlandığını ve taburcu olmamızı istedi. Fakat biz kimseyi tanımıyorduk, nereye gideceğimizi bilmiyorduk. 
 

IMG_0176.jpg

Oğlu Mohammed’i gömmek isterken hipotermi geçiren Serdar Azizi’nin el parmakları kesildi / Fotoğraf: Independent Türkçe

 

Serdar ve Sita, hastanede bir Afgan’la tanışıyor ve tanıştıkları Afgan, kendileri için ucuz bir ev bulabileceğini söylüyor ve buluyor.

Sita, “Bir Afgan vardı. O da bizlere, bilmiş olduğu ucuz bir evin bulunduğunu söylemiş oldu. Ev sahibi de iyiymiş, dedi. Bizi oraya götürdü. 6 aydır bu evde oturuyoruz. Ev sahibimiz, şu an fazlaca iyi. Bir iki kurumdan dört kere küçük yardımlar alabildik. Hastanede, kocam ve benim için o denli fazlaca zor bir süreç geçti ki çocuğumun acısını unuttum” diye söyledi. 

“Hepimiz soruyor: iyi mi çocuğuna gidemedin diye. Fakat kalbimde nelerin bulunduğunu kimse bilmiyor” 

Derin bir sessizlik sarıyor çifti. Sonrasında kim bilir hayatında işitebileceği en zor suali yönelttim anne Sita’ya: 

Oğlunun vefat etmiş olduğu yere gitmeyi düşündün mü asla? 

Sita’nın ağzından çıkan ilk cümle; yalnız bir kanepenin olduğu, bomboş odada yankılanır benzer biçimde oldu.

Ağzından çıkan her kelime, soruya kızmış olduğu hissi veriyordu: Soruya mı, kaderine mi?..

Bu sefer hem ağladı hem de anlatmaya devam etti Sita:

Bir kuruş paramız yoktu, tanıdık da yoktu.  Dil de bilmiyorum. Bir de geceydi, gömdüğümüz yeri asla hatırlamıyorum. Bir tek Çaldıran yolu bulunduğunu hatırlıyorum. Hepimiz soruyor, ‘iyi mi çocuğuna gidemedin’ diye. Fakat kalbimde nelerin bulunduğunu kimse bilmiyor. Neler yaşadığımı da. Geceleri uyuyamıyorum. Kimse bu tarz şeyleri bilmiyor. Ekonomik durumumuz da fazlaca fena. Oğlumun acısı daima kalbimde olacak. 

Sita’nın bu cümleleri biter bitmez, kocası Serdar, ilk kez konuşmaya başladı.

Bomboş evi gösteriyor Serdar ve çalışamadığını, hiçbir şeylerinin olmadığını dile getirdi.

Kısa ellerini yakarma eder benzer biçimde yukarı kaldırıyor ve kesilen parmaklarını gözleriyle göstererek artık kalem dahi tutamadığını söylüyor. 

Ne ilginçtir ki, Taliban, gönderilmiş olduğu uyarı mektubunda, Serdar’ı, tırnaklarının çekilmesiyle tehdit etmişti… Serdar’ın artık parmakları yok.