İletişim uzmanı ve yazar Ayşen Şahin: “Imposter Sendromu”na en fazla maruz kalan cemiyet kesimi hanımefendiler

2 Ekim 2022 0 Yazar:

– İstanbul Hanım Mali Müşavirler Derneği’nin konferansında “Imposter Sendromu”ndan söz ettiniz uzunca. Örnek ve istatistikleriniz oldukça garip ve zengindi. Sorum şu: Bu sendrom salt bayanlara mı özgüdür yoksa her iki cins de ilgilendiriyor fakat adam egemen toplumda hanımefendiler içinde daha mı yaygındır? Örnek verileriniz var mı?

1978’de ABD’li psikologlar Pauline Rose Clance ve Suzanne Imes tarafınca ortaya atılan bu sendromun tam çevirisi “Sahtekâr Sendromu”dur. 

Bilhassa cemiyet tarafınca “başarı göstermiş” kabul edilen insanlarda görülen; kişilerin başarıyı hak etmediğini, konumuna layık olmadığını, oraya şansından dolayı geldiğini düşündüğü, bu sahtekârlığının anlaşılmaması için de kendini geri çekmiş olduğu bir ruhsal durum. 

Başlangıçta hanım ve adam şeklinde bir ayrıma gidilmese de süregiden araştırmalar bu sendromdan muzdarip olanların genel anlamda hanımefendiler bulunduğunu ortaya koyuyor. Pek oldukca üniversitede bu mevzuda araştırmalar var.

Mesela; Almanya Martin Luther Üniversitesi Halle-Wittenberg’in bir araştırmasına bakılırsa, bayanların yüzde 30’unda görülüyordu bu sendrom.

Stanford Üniversitesinden (ABD-Kaliforniya) Carol Dweck, probleminin çocukluktan başlayıp başlamadığını araştırıyor ve eğitim sisteminin de oldukça büyük tesiri bulunduğunu gösteriyor. 

10 yıl önceki bir araştırma, emek verme hayatında yönetici pozisyonundaki bayanların yüzde 67’sinin bu sendrom sebebiyle hakları olan kıdem ve maaşı talep etmediklerini gösterirken, 2020 başlarında Amerikan IG’nin yapmış olduğu araştırmaya bakılırsa, bu oran pandemiyle beraber yüzde 87’ye çıkmış görünüyor. 

Şundan dolayı hanımefendiler, evden çalışırken bir taraftan evin ve evlatların da sorumluluğunu üstüne alıyor, iş hayatında noksan kaldıklarına inanıyor, mevcut pozisyonlarını koruyabildikleri için dahi kendilerini talihli hissediyorlar.

Sendromu Türkçeleştirirken uzmanlar“okumuş hanım sendromu” tabirini de kullanıyorlar. Şundan dolayı cemiyet bir kadının başarısında emeğinden, zekâsından, çalışkanlığından öte bir destek, bir adam izi ya da bir kolaylaştırıcı arıyor.

Birileri kadının elinden tutup yolunu açmadığında o başarıya erişmesi imkânsızmış şeklinde davranılıyor. Bu o şekilde kuvvetli bir toplumsal fısıltı ki ne kadar çaba gösterdiğini bilse dahi, kadının kendisi de bir süre sonrasında “talih ondan yana olduğundan başardığına” inanıyor.

Buradan sonrasında, “Ya şansım beni terk ederse?” korkusu başlıyor. Kendi zekâsı ve emeğiyle kazanan insan geleceğe de güvenli adımlar atar. Sadece sendrom, bunu şansla eşlediği için kişide “Bigün tüm foyam ortaya çıkacak, talih beni terk edecek ve hepimiz aslen ne kadar yeteneksiz, beceriksiz ve bilgisiz olduğumu anlayacak” şeklinde temelsiz bir kendine güvensizlik baş gösteriyor.

Bu da kişileri öne çıkmamaya, hakkını talep etmemeye, daha asosyal olmaya itiyor.

Siyasetin, kurumsal yönetimin bir “erkekler kulübü” şeklinde görülmesinin, sanat içerikli üretimde adam ağırlıklı kliklerin karar mercii şeklinde algılanmasının; hatta restoran şeflerinin bile ağırlıklı adam olmasının altında yatan temel sorunlardan biri de bu olabilir, diye düşünmeden edemiyor insan.

Zira bunca adam ağırlıklı bir yerde bir kadının, erkekleşmeden ya da adam desteği almadan başarı göstermiş olması toplumda kolay kabul göremiyor.
 

Feminisit Yazar A. Şahin bir söyleşide kadın haklarını savunuyor.  .JPG

Feminisit Yazar Ayşen Şahin bir söyleşide hanım haklarını korumak için çaba sarfediyor

 

– Bir iş ilanında istihdam için belirlenmiş 10 kadar şarttan söz ettiniz. Kadının bu şartları yerine getirme noktasında ürkekliği, tereddüdü ve özgüven eksikliği var. Buna karşılık adam anılan şartların kim bilir yarısını yerine getirebileceğini bilmesine karşın gözü kara şekilde derhal iş için başvurabiliyor. Benzer bir şey eğitim yada değişik imtihan süreçlerinde de yaşanabiliyor. Sebebi nedir? Bu alanda yapılmış istatistikler olmalı. Ayrıntılayıp, çeşitlendirebilir misiniz?

Imposter üstüne de çalışan Stanford Üniversitesi’nden Psikolog Carol Dweck, “Akıllı hanımefendiler çoğu zaman mükemmelliği başarıyla eş anlamlı görür” diyor.

Cemiyet hanımda hatasızlık arıyor, makbul sınırlarda olmasını, dayatılan toplumsal cinsiyet rollerinden çıkmadan yeni bir başarı inşa etmesini bekliyor.

Siyasetçilerin, global şirket yöneticilerinin ya da işini başarıya ulaştırmış girişimcilerin gazetelerde piyasaya sürülen röportajlarına bakarsanız, özne adam ise, muhakkak ne kadar oldukca çalıştığını, gecesini gündüzüne kattığını ve tek pişmanlığının çocuklarına süre ayıramamak bulunduğunu kesinlikle açıktan ya da satır aralarında görmüş olacaksınız.

Aynı konudaki özne bir kadınsa, tam tersine, çocuklarını dikkatsizlik etmemeyi başardığını da izah etme kaygısını röportaja yansıtır. Şundan dolayı cemiyet, ailesini dikkatsizlik etmiş ya da aile oluşturmayı reddetmiş bir kadının başarısına saygı duymuyor.

“Women Don’t Ask: Negotiation and the Gender Divide” kitabının yazarı ve (ABD-Pensilvanya’daki) Carnegie Mellon Üniversitesi’nde Davranış Ekonomisi Uzmanı Linda Babcock, bayanların ‘Doğru zamanda, doğru yerdeydim ve şanslıydım!’ diye düşündüğünü, bunun da bir yerde hile yapıyormuş ve bulunmuş olduğu yeri aslen hak etmiyormuş şeklinde hissetmelerine niçin bulunduğunu söylüyor. “Erkekler ise aksine, terfi ettiğinde bunu hak ettiğini düşünüyor” diyor.

Meydana getirilen araştırma bir iş ilanında istenilen 10 özelliğin onunu da karşılamayan bayanların ilana başvurmakta çekimser kaldığını, adamların ise 10’da 3’ü bulduklarında ilana başvurduklarını gösteriyor.

Demek aslen o işi tam layıkıyla meydana getirecek hanımefendiler var fakat talip olmadıkları için koltuklar en büyük kozları özgüvenleri olan erkeklere kalıyor.

Amerikalı iki sosyolog Jessica Collet ve Jade Avelis, ‘Niçin birçok hanım akademisyenin vites küçültüp, yüksek statülerden daha azca hırs gerektiren pozisyonlara kaydıklarını’ araştırmak istiyor.

460 doktora öğrencisini inceliyorlar ve sebep olarak “Imposter Sendromu” ile karşılaşıyorlar.

Yalnız akademide ya da iş dünyasında değil, sanat ve edebiyatta da geçerli bir durum.

Bakın örneğin bir dönem Türkiye’nin en oldukca okunan romanlarından olan “Genç Kızlar”ın yazarı Nihal Yeğinobalı genç bir kadının yazmasına olasılık verilmeyeceği ya da bir karı adıyla basılmayacağına inanılmış olduğu için “Vincent Ewing” mahlasını kullanmıştı.

Koskoca Halide Edip, eşinin siyasal pozisyonundan dolayı bir dönem köşe yazılarını Halide Salih adı ile yazdı, şundan dolayı makbul sınırlardan taşmak bir karı için riskli görülüyordu.

Reklam dünyasında Effie ödülleri her yıl “toplumsal cinsiyet eşitliği karnesi” hazırlıyor.  2021 yılı araştırmasına bakılırsa, reklamlardaki orta üstü kiloda hanım karakter yüzde 19, erkeklerde yüzde 48; 20’li yaş oranı erkeklerde yüzde 40, hanımlarda yüzde 46; 40’lı yaşlarda çalışan hanım karakterler yüzde 94, beyaz yakalı erkekler yüzde 76.

Kısaca bir karı sadece ofiste çalışabilir ve onda da temel şart bakımlı, fiziği muntazam ve güzel olmaktır.

Bunu “mansplaining”den bağımsız düşünmeyelim. Man ve explaining kelimelerinden türetilen bu kelimenin Türkçeleştirme çabasında en oldukca “açükleme” (psikolojide açuklama yada erkekleme, bir anlamda adamların hanıma karşı küçümseme, büyüklenme ve üstenci tavır takınmaları-F.B.) kelimesi kabul görmüş oldu.

Bir adamın, karşısındaki kadının daha bilgili, daha deneyimli, daha uzman bulunduğunu dahi göz önüne almadan mevzuyu basitleştirerek, ısrar eden şekilde savunması, kadının söz hakkını gasp olarak da açıklanabilir.

Hanıma söz hakkı vermemek, sözünü kesmek, fikrini değersizleştirmek, mevzuyu münakaşaya kapatmaya çalışmak ya da mevzunun uzmanı bir karı olduğunda bunu bir bilgisize anlatırcasına basite indirgemek şeklinde tutumlar şeklinde genişletilebilir.
 

 

Amerikalı yazar Rebecca Solnit’in “Men explain things to me” başlıklı blog yazısına dayanan bu kavramın en iyi örneklerinden biri de Solnit’in kendi tecrübesi.

Yayımlanmış pek oldukca kitabı bulunan Solnit’e bir ev partisinde kod adıyla “Bay Çokbilmiş” bir ilköğretim çocuğuyla konuşur edasıyla neler okuduğunu sorar.  

Ve The New York Times gazetesindeki tanıtımını okumuş olduğu “River of Shadows: Eadweard Muybridge and theTechnological Wide West” kitabı üstüne ne kadar mühim bulunduğunu anlattığı uzun bir söyleve adım atar.

Solnit’in araya girip kitabın yazarı bulunduğunu söylemesine fırsat bile tanımaz.

Bir kitabı, kendi yazarına tavsiye edecek bir özgüvendir erkeğinki.

Cemiyet erkekte başarı için fizyolojik güzellik, hatasızlık, cemiyet nezdinde makbullük şeklinde koşullar öne sürmüyor. Bir adam hangi alanda çalışıyorsa o alandaki işi ile kıymet görüyor.

Sadece hanım bir mükemmellik paketi ile ortaya çıksa dahi başarısında başka parmakların izi aranıyor.

Bigün eğitim sisteminde devrim durumunda adımlar atılabilirse, toplumsal cinsiyet eşitliği adına da ders konulmasını hakkaten oldukca içten temenni ediyorum.

Çocukluktan da geliyor bu adam üsttenciliği.

Kız çocuklarını sokakta, parkta, oyunda, okulda ve evde oğlanlar kadar özgür bırakmadığımız sürece, susmalarının edep bulunduğunu dayattığımız sürece de üstesinden gelinebilecek bir problem değil bu.
 

Kadın Mali Müşavirler Derneği Başkanı Gülüzar Özev ile arkadaşları ve  davetli konuşmacı Ayşen Şahin .jpg

Hanım Mali Müşavirler Derneği Başkanı Gülüzar Özev ile arkadaşları ve davetli konuşmacı Ayşen Şahin

 

– Pandemi döneminde “Imposter Sendromu”ndan dolayı kadının şükürcü haliyle, adamın umarsız ve hatta aşırı talepkâr hali arasındaki farkı somutlaştırabilir misiniz?

Yukarıda bahsettiğim şeklinde, elimdeki son veri 2020 senesinde IG’nin yapmış olduğu bir araştırma, çalışan hanımlarda imposter tesirinin yüzde 87’ye ulaştığını gösteriyor.

Aynı araştırmada bayanların yüzde 70’i iş yerinde ciddiye alınmadıklarını düşündüklerini belirtmiş.

Pandemide meydana getirilen araştırmalara baktığımızda dünyada bile hanım emeğinin sömürüldüğü bir durum söz mevzusu oldu.

Avustralya Melbourne Üniversitesi’nin “COVID-19 Zamanındaki Emek harcama ve Bakımı” anketine bakılırsa, bayanların bakım süresi artmış. Burada bakımdan kasıt, bakım vermek işi…

Her yaştan evladı olan annelerin dönem içinde mesleki emek verme sürelerini azalttığı da bir başka netice.

Okul öncesi evladı olanlar haftada averaj 1,8 saat daha azca çalışırken, okul çağındaki evladı olanlar haftalık emek verme süresini 1,9 saat azaltmak zorunda kalmış.

Lise ve üniversite döneminde evlatları olan kişiler bile emek verme süresini haftada 1,5 saat kısaltmışlar.

Babaların emek verme saatleri ise büyük seviyede aynı.

Ankete bakılırsa hanımefendiler, bakım verme süresini yalnız işe ayırdıkları zamandan değil, üç misli süreyi de dinlenmeye ayırdıkları zamandan kesmişler.

Bu da bir taraftan işlerindeki sorumlulukta noksan hissetmenin yanı sıra, dinlenememenin getirmiş olduğu tükenmişlik sendromuna da sebep olmuş.

Bizdeki verilere baktığımızda ise Yeni Çözümler Derneği‘nin yayımladığı Kadının İnsan Hakları raporuna bakılırsa, pandemide bayanların yüzde 73’ü ekonomik güçlük yaşamış ve gene yüzde 73’ü şiddetin minimum bir türüne maruz kalmış; ruhsal, fizyolojik, ekonomik, dijital…

Eşi ya da partneri ile yaşayan hanımlarda ise şiddetin minimum bir türüne maruz kalma oranı yüzde 96 ve bu korkulu bir oran.

Aynı rapora bakılırsa, her 10 hanımdan 7’si ev işlerinde güçlük yaşamış. Salgından ilkin ev işlerine 4 saat üstü süre ayıranların oranı yüzde 16 iken pandemide bu oran yüzde 42’ye çıkmış.

Eşit Adımlar Platformu raporuna bakılırsa, hanımefendiler salgın sürecinde küresel çapta ev ve bakım işlerini; erkeklere oranla üç kat, Türkiye genelinde ise beş kat daha çok üstlenmişler.

Türkiye’de Hanım ve Adamların Vakit Kullanımı, UNDP’ye bakılırsa, bayanların işlerine ve ev işlerine ayırdıkları toplam süre, haftalık 80 saate kadar çıkmış.

Yedi gün esasen 168 saat ve bunun averaj 56 saatinin uykuda geçmiş olduğu düşünülürse, insani gereksinimler için hanıma kalan süre günlük 4,5 saat.

Bir duş alıp, saçınızı tarayıp, toplumsal medya hesaplarına, kitap okumaya, telefonla görüşmeye, bir kahve molasına toplam günlük 4,5 saat kalmış. Film izleyeyim dese yarısı bitiyor. Hanıma yaşamak için kalan süre bu. 

Bir de evde kalmak zorunda kalan hanım ve adamın arasındaki uçurumu ortaya koyan oldukca iyi bir data var:

Pandemi döneminde hanım akademisyenlerin yazı üretimi yüzde 50 azalırken, adam akademisyenlerin yazı müracaat oranlarında yüzde 50 artış görülmüş.  

Kısaca hanımefendiler işlere yetişebilmek için bilimi bir kenara bırakmak zorunda kalırken, erkekler süre bolluğundan daha rahat çalışabilmişler.
 

 

– Bir karı yönetmenin ödüle layık görülen bir filmi hakkında medyada haber-yorumlar yayımlanırken, babasının “yapınman” yada “büyük iş adamı” olduğu ibaresi araya sıkıştırılmıştı. Bu şekilde hallerde başarı göstermiş bir adam yönetmenin arkasındaki güçlerden (varlıklı baba, anne, aile, şirket, kurum vs) söz edilmezken, niçin başarı göstermiş bayanların arkalarında değişik bir destekleyici güç aranıyor?

Kadının başarısına kulp takma hevesinin en iyi örneklerinden biri olarak tarihe geçti bu vaka. Nomadland filmi ile 2021 yılı En İyi Yönetmen Ödülü‘ne layık görülen Cenup Koreli Chloé Zhao 93 senelik akademi tarihinde en iyi yönetmen ödülü kazanan ikinci hanımdı. Asyalı ilk hanımdı.

Sadece ödülün açıklanmasından on dakika sonrasında tüm dünya, Zhao’nun babasının yapınman olduğundan bahsetmeye başladı.

93 senelik Oscar tarihinde bir ilkti. Hiçbir sinefil sanmıyorum ki bir yönetmenin daha babasının mesleğinden haberdar olsun.

Zhao, hemen hemen yalnız üç uzun metrajlı film çekmiş, senaristliğini yazdığı ve yönettiği üçüncü filmi ile de Oscar almıştı, tamamen ayakta alkışlanacak bir başarı; üstelik hem politika bilimi hem de film prodüksiyonu eğitimi var.

Sanki her babası varlıklı olan Oscar ödülü alabilirmiş şeklinde, bir karı Oscar aldı diye babasının ekonomisinin görece iyi olması şeklinde bir sonuca bağladılar.

Oysa Zhao’nun geçmişte yapmak zorunda kalmış olduğu işler içinde emlakçılık, parti organizatörlüğü, barmenlik şeklinde şeyler de var.

Bir hanımı, Oscar dahi almışken iyi mi kendi ayakları üstünde durduğunu açıklamak zorunda bırakmak büyük ahlaksızlık, insanlardan ar etmeleri beklenirdi.

Bu durum birçok meslek grubunda da görülen bir şey. Ödül alan yazarın yayıncılık dünyasından bir erkekle ilişkisi ortaya atılır, Yeşilçam’dan bu yana başrole giden yolun “yönetmenin yatağından geçmiş olduğu” söylenir, her başarı göstermiş girişimci kadının babasının ya da kocasının serveti sorgulanır.

Cemiyet kadının kendi zekâsı, çabası, sabrıyla başardığına inanmak istemiyor.

Ataerkil sistem, bununla yüzleşmektense kadının başarısına kulp takmayı tercih ediyor.

Adamın kusurlarına karşın özgüveniyle kolayca var olabildiği patriyarkal düzenin hegemonyasını korumak adına yüz senelerdir sürdürdüğü bir strateji bu.
 

 

– Çiftlerin ev hallerinde “Imposter Sendromu” iyi mi yaşanıyor?

Bununla ilgili bir araştırma okumadım açıkçası. Sadece cemiyet genelinde kadının eşinden fazla kazanmasının ailedeki huzuru bozacağı genel algısı hep vardır. Bunu söyleyebilmek için bir araştırmaya gerekseme dahi yok.

Ataerkil seviye kadının ekonomik olarak hane içinde daha kuvvetli durumda olmasını tercih etmez. Aile içinde mesleki ve bilimsel niteliği olan eğitime meydana getirilen yatırım genel anlamda adam üstüne olur.

Disk-Ar’ın ve pek oldukca hanım örgütünün raporu gösteriyor ki doğum icra eden bayanların yüzde 25’i istihdamdan düşüyor.

İktidarın devamlı aile terimini yüceltmesi, anneliği kutsaması, parasız kreş yetersizliği, okul öncesi eğitimde politikasızlık, doğum ve süt izni süreleri, tamamı hanımı iş yaşamından, ekonomik özgürlüğünden ayırma ve bir adamın hegemonyasına zorunlu bırakma çabası. 

Bugün savunduğumuz İstanbul Sözleşmesi dahi aslen kadının ekonomik özgürlüğünü sağlayabilmesi açısından hayatiydi.

Ev içinde de kadının evi döndürebilmek için harcamış olduğu emek görülmüyor, hiçbir karşılığı yok.

Çocuk iki kişiyle yapılıyor sadece yetiştirme sorumluluğu anneye veriliyor. Anne çalışan hanım olsa bile bakımdan, sağlıktan, okuldan, veli toplantılarından, ödevlerden ve öğretimden görevli.

Kadının hem tam zamanlı bir işte emek harcaması, hem iyi bir anne olması, ailesini tertipli ve sıhhatli beslemesi, ev ekonomisini gözetmesi, evin toplu ve hijyenik olmasını sağlaması; yetmezmiş şeklinde kendini bırakmadan ilişkideki tutkuyu ve heyecanı yüksek tutmak için eşine ya da partnerine minik sürprizler yapması, tutucu kesimdeyse tam itaati umut ediliyor.

Bir insana bunca mesuliyet verip toplumsal yaşamda azıcık yetki sunmak esasen yetersizlik hissini besliyor.

Dolayısıyla hiçbir şeye yetememe hissi bir çok hanımda var. Ve başarı göstermiş olacakları şey için uğraşmak istediklerinde gerideki yüklerin, sorumlulukların domino şeklinde dağılacağı endişesi haliyle paçalarından çekiyor.
 

Kadınların cinsiyet ayırımına karşı protesto yürüyüşü .JPG

Hanımefendilerin cinsiyet ayırımına karşı protesto yürüyüşünden bir kare

 

Bakın bu ülkede büyük yüzde, annesini “cefakâr”, “çilekeş”, “sevecen”, “yemeden yediren, içmeyip içiren insan” olarak tanımlar, sonraki sırada da muhakkak meşhur bir yiyecek adı gelir. “Annemin şu yemeği bir başkadır” diye.

Bir çok insan annesinin zevklerini bilmez, hobilerini, en sevilmiş olduğu şarkıcıyı, hayallerini, tutkularını ve ukdelerini bilmez.

Filmlerdeki oyuncular hanımdır fakat anneler, yalnız annedir bu cemiyet için. Her şeyden ilkin anne…

Bu iyi mi bir ezberdir; her insanoğlunun nevi şahsına münhasır olduğu düşünülünce?

Çizgiyi aşan hanıma ise topyekûn yüklenirler -sanatçı Gülşen’e yaşatılanlar gibi-, illa muktedir değil, cemiyet da derhal anneliğinden yargılar, “kocasına layık olup olmamakla” sınava sokar.

Namus dünyanın en saçma terimi, hanıma ilişik kullanıyorlar fakat bir adama zimmetliyorlar. Kimin bu namus belli değil.

Dolayısıyla aile içinde roller genel anlamda, büyük bir oranda eşit değil.

Özetlersek; evlenerek evin, kendisinin ve çocuğun bakımını bir hanıma devreden adam mesleğinde rahatça ilerler.

Kadınsa her gün artan yüküyle devamlı yetersizlik hissiyle boğuşur ve düşünecek dahi süre bulamazken, evlendirilmiş olduğu için, eşinin bir işi olduğundan, evde iyi fena bir seviye sağlayabildiği için talihli olduğuna inandırılır.

Bu seviye en oldukca bayanlara tembihler “şükürcü”lüğü.

– İş yerlerinde yada yaşamın değişik alanlarında (spor, okul, kültür-sanat dünyası, basın ve medya) buna dair örnekler vermeniz mümkün mü?

Akademiden, kültür sanat ve iş yaşamından yukarıda örnekler vermiştik.

Spora baktığımızda hanım ligleri ile adam ligleri arasındaki bütçeleri oranlamanız yetecektir.

Seneler ilkin tenis sporunda hanım oyuncuların da aynı sayıda seyirciye ulaşmasına karşın, bire yedi oranında değişen gelir adaletsizliğini ortaya seren Billy Jean King, Wimbledon şampiyonu olan Bobby Riggs ile maça çıkıp kazanmış ve spordaki adaletsizliği bir kez daha ortaya sermişti.

Bir de bunun haricinde ustalaşmış olmak isteyen genç bayanlara “bedeninin bozulacağı (!)” şeklinde bir baskı bulunduğunu biliyor muydunuz?

Basket oynayan pek oldukca kız çocuğunun “oldukca uzarsa evde kalacağı”yla, futbol oynayanlarınsa “bacak kaslarının beğenilmeyeceği”, yüzme sporuyla uğraşanların “göğüslerinin küçüleceği şeklinde” söylemlerle yüzleştiğini?..

Hangi adam bir spor branşında uzmanlaşırken güzel duyu kaygıların sınavına sokuluyor?

Basında ise son hatırladığım MedAr raporuna bakılırsa, sahadaki muhabirlerin yüzde 42’si kadınken medyadaki yöneticilerin yalnız yüzde 12’si hanımdı.

Doğal ki “Imposter Sendromu”nun da katkısı vardır. Öteki mesleklerde olduğu şeklinde, burada da kadının başarısı birçok “karşın”le mümkün olabiliyor.

– Bu “karşın” tutumuyla başa çıkma yolunda geleceğe ilişkin özet bir vizyon sunabilir misiniz?

Bugün kadının başarısı birçok olumsuzluğa karşın gerçekleşiyor, başarısızlığı ise onca alın terine karşın.

Yaşam “karşın”lerle yaşanıyor. Her alanda olduğu şeklinde bunda da öncelikli savaşım örgütlü olandır.

Hanımefendilerin örgütlü mücadelesi genel kazanımlarda bir güç olmasıyla birlikte her bir hanımı, kendisini makbullük sınavına sokmayacak, mükemmellikle sınamayacak kız kardeşleri ile buluşturduğu için özgürleştirir.
 

Ayşen Şahin, kadınların protesto hareketinde   .JPG

Ayşen Şahin, bayanların protesto hareketinde

 

Mücadelede de çıtayı toplumsal cinsiyet rolleriyle, muktedirin çizdiği makbul sınırların tam önüne koyarak değil beklentiyi arşa çıkararak kurmalıyız diye düşünüyorum.

Haklı olmak için mağdur, makbul, hatasız olmamıza gerek yok. Hak bir gerçeklik ve hepimiz için geçerli. Hakkımızı elde etmek için de muhteşem olmamıza gerek yok.

Aysel Gürel’in “Sevgililer Günü’nde ne yapıyorsunuz?” sorusuna 60’lı yaşlarında “mastürbasyon” yanıtını verebildiği dönemlerde daha geniş oyun alanımız vardı. Geceleri ve sokakları istiyorduk.
 

Kadınlar, gece dışarı çıkma ve sokakta dolaşma  hakkı için de mücalede ediyorlar.  .jpg

Hanımefendiler, gece dışarı çıkma ve sokakta dolaşma hakkı için de mücalede ediyorlar

 

Şimdi öldürülmemek talebini haykırıyoruz.

Bizim; hayatlarını çembere alan çizgileri aşan, aykırı gitmekten korkmayan, işinde iyi bulunduğunu bilen, kendini kanıtlama derdine düşmeyen bayanlara da ihtiyacımız var.

Yaşamdan beklentilerimizi, iktidardan taleplerimizi, hayallerimizin eşiğini yükseltmek gerek.

Kendimize güvenimizi yıkmaya çalışan, emeğimizi sömüren, hayatımızı köleleştiren, şükürcülüğünde boğan bu patriyarkal (ataerkil-erkek egemen-F.B.) düzenin üstüne basıp yürümemiz lazım.

Aslen çok önemli bir şey hanım olmak… Vardık, varız, var olacağız. 

– Bu şekilde düşünen bayanların sayısının artması dileğiyle, size teşekkür ederiz.
 

Ayşen Şahin, Bir ödül töreninde-Kaynak-Evrensel .JPG

Ayşen Şahin, bir ödül töreninde / Fotoğraf: Evrensel 

 

Ayşen Şahin kimdir?

İzmir Bornova Anadolu Lisesi 1997,  İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi 2001 mezunu. Mbsays İletişim Ajansı kurucu ortağı. 

2013’ten itibaren Evrensel gazetesinde, ilk sayılarından bu yana Bavul Mecmua, İstasyon Mecmua ve Karşın Kitap Dizisinde yazmaya devam ediyor. 

Yazar Ayşen Şahin'in bir kitabı.jpg

2016’da piyasaya sürülen ilk kitabı “Lakin İyi Yaşadık” ile Balev Beyaz Yorum Ödülü’ne layık görüldür. İkinci kitabı “Vaka Şu şekilde Oldu” ise 2020’de yayımlandı.
 

Siyasal İletişimci Ayşen Şahin bir TV programında-Kaynak-KRT kültür TV.jpg

Siyasal İletişimci Ayşen Şahin bir TV programında (KRT kültür TV)

 

Yaşam TV’de “Ben Olsaydım”, KRT TV’de Siyasal İletişim Uzmanı Şeyda Taluk ile  “Aslen Ne Dedi?”, Gazeteci Umut Alan ile “Ne Yaşadık Biz?” programlarından sonrasında halen KRT TV’de Bengü Şap Babaeker moderatörlüğündeki “Olağan İşler” programında gazeteci Mustafa Hoş, Bahadır Özgür ve Hakkı Özdal ile beraber yer aldı.

Siyasal yazışma ve pazarlama iletişimi üstüne çalışıyor.

Nisan ve Cenup’in anası.

 

 

*Bu makalede yer edinen fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.