Yeterlik-liyakat yoksunluğu ülkeleri yok eder

28 Ağustos 2022 0 Yazar: admin

Yeterli kelimesinin anlamı; yetkin, usta, ustalık derecesi olan, yüksek mertebe, uzmanlık, beceri anlamına gelir. Bilgelik ve yücelik olarak da anlatılır. 

Yeterli olmak, kişinin yapmış olduğu işte data, beceri, kabiliyet sahibi olmasıdır. Yetkisi ve sorumluluğu buna nazaran belirlenir.

Yalnız kamu görevlerinde değil, yaşamın öteki alanlarında da bu yetkinlik ve yeterlilik aranır.

Başka bir ifadeyle liyakat, “bir kimsenin, kendisine iş verilmeye uygunluk, yaraşırlık durumu” olarak tanımlanabilir.

Daha oldukça bir yönetim ilkesi olarak savunulan ve tavsiye edilen liyakat, uygar toplumlarda sistemin mecburi bir ilkesi olarak kabul görmektedir.

Bizim benzer biçimde uygarlık yoksunu toplumlarda ise ehliyet-liyakat yerine itaat esas alınmaktadır.

Ceberut yönetimlerin tamamında liyakat değil, itaat esas alınmaktadır. Verilen eğitimle de bu yönde bir şuur oluşturulmaktadır.

Sorgulamanın, eleştiri ve tenkidin olmadığı eğitim sistemlerinde kaçınılmaz olarak sadık amirler, yasalara değil amirlere itaatkâr memurlar, din adamlarına, cemaatlere, partilere, lidere bağımlı-biatçı kitleler, dinbaz nesiller ortaya çıkar.

Bu anlayışın sonucu olarak yönetim ve politika, yeterli değil ehlileştirilmiş liyakatsiz kadrolardan oluşur.

Bu durumda bir ülkenin gelişmesi, kalkınması ve iyi yönetilmesi de imkânsız hale gelir.

Bu anlayışın kabul görmüş olduğu toplumlarda liyakat ve yeterlik, mecburi bir tercih ve gerekseme olmaktan çıkar, bir yük ve ağırlık olarak görülür.

Bu bölüm, mevzuyla ilgili referans noktalarını ihtiva eder. (Related Nodes field)

Liyakat ve yeterlik, ahlaklı olmayı gerektirir. Terbiye ise her insanın hakkını kendi hakkı benzer biçimde bilmek, korumak, hukuka uymak ve adalete inanç etmekle gerçekleşir.

Yöneticilerin de yönetilenlerin de uygar kurallara uymasını mecburi kılar.

Ahlaktan yoksun toplumlarda liyakat, yeterlik sahibi insanoğlu bir ihtimal sevilir, kendilerine saygı duyulur sadece gerekseme olmadıkça yönetim ve siyasette tercih edilmeleri söz mevzusu olmaz. 

İtaatçı toplumlarda yönetim ve siyasetin de bir ’emanet’ olduğu ve emanetin ehline verilmesi gerçeği tıpkı terbiye benzer biçimde unutulmuş yada saptırılmıştır.

Daha vahimi, din adamları marifetiyle bu anlayışın desteklenmiş olmasıdır. “Yüce’l-emir” iddiasıyla ehliyetsiz-liyakatsiz, ahlaksız, hatta zalim de olsa tüm yöneticilere itaat edilmesi önerilmektedir.

Oysa Kur’an’da “emaneti ehline veriniz” buyruğu ile sorumluluğun ve yetkinin söz mevzusu olduğu durumlarda liyakat ve yeterlik sahiplerine emanetin teslim edilmesi gerektiği açıkça belirtilmiştir:

Tanrı, size emanet edilen (şey)leri yeterli olanlara tevdi etmenizi ve her ne vakit insanoğlu içinde yargı verecek olursanız adaletle hükmetmenizi emreder. Tanrı’ın size yapılmasını tavsiye etmiş olduğu (şey), kesinlikle en güzel (şey)dir: Tanrı, kesinlikle her şeyi işitendir, her şeyi görendir.

(Nisa Suresi/4:58)

Liyakat esas alınmadan doğru bir siyasetten ve uygar bir yönetimden söz edilemez.

İş ehline verilmediğinde çöküş kaçınılmazdır. Son pişmanlık çöküşü engelleyemez. Zira artık sorgulamaya hakkımız kalmaz.

Cenap Şehabettin’in belirttiği benzer biçimde;

Eşeği mektep müdürü yaparsan, dershaneyi ahıra çevirmesine söz edemezsin.

Bu durumdan bir tek yöneticiler, seçilenler değil, yönetilenler ve seçenler de mesuldür.

Yeterlik ve liyakat ilkeleri tıpkı terbiye ve hakkaniyet benzer biçimde usulden değil esastandır. Bilhassa yönetim ve temsil için yaşamsal derecede zorunludur.

Yeterlik ve liyakat yoksa bir tek yönetim düzeni değil, yaşam düzeni de bozulur, kaos ve karmaşa düzeni egemen olur.

Bu şekilde bir ortam artık güçlülerin, zorbaların, fırsatçıların, yalaka-düzenbaz ve dinbazların etkin olmasına neden olur.

Ülke istilaya uğramış benzer biçimde yönetilir ve yağmalanır. Güçlünün hukuku egemen olur, haklının ve zayıfın hukuku çiğnenir.

Said Halim Paşa’nın şu tespiti bugün de geçerlidir:

En önemsizlerinden en vahim olanlarına varıncaya kadar tüm yolsuzluklar, tüm aşırı durum ve davranışlar, liyakat kazanılmamış bir haktan ya da gayri meşru bir özgürlükten kaynaklanmıştır. 

Mevlâna, şu şekilde der:

Ey akıl sahipleri, meslek edinmede o işin ehli olan, muntazam bir kişiden yardım isteyin.
Ey kardeş, inciyi sedefin içinde ara; mesleği meslek sahiplerinden iste.

Tarihten bir örnek vererek liyakata dikkatlerinizi çekmek isterim:

Kanuni Sultan Süleyman 1558 senesinde tamamlanan Süleymaniye Camii’ne imam aramış.

Aranan imamın vasıfları, Süleymaniye Vakfiyesi’nde bulunan ilanın tercümesinden alınmıştır:

  1. Arapça, Farsça, Latince, Türkçe dillerine egemen olmak
  2. Kur’an-ı Kerim’i, İncil’i ve Tevrat’ı mukayeseli şekilde bilmek
  3. İlahi yasa ve içtihatta nitelikli ilim adamı olmak
  4. Bir öğretim standardına kadar fizik ve matematik bilmek
  5. Ata binecek, ok atacak, cenk sanatları ve yasalarını bilmek
  6. Güzel görünümlü olup güzel giyinecek
  7. Yakışıklı olup tek eşli olacak
  8. Sesi güzel olacak (Minimum 500 eseri Makamları ile beraber icra edecek)
  9. İIm-i Teşrihi (Anatomi bilimsel) bilecek.

Ülke güvenilir ellerde değil mi?

 

 

*Bu makalede yer edinen fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.